HALUK SELVİ[1]*
UFUK GÜLSOY, Osmanlı Gayrimüslimlerinin Askerlik Serüveni, Simurg Yayın Evi, İstanbul 2000, 227 sayfa. ISBN 975-7172-36-7.
Kitap Osmanlı Devletinde Tanzimat Dönemi ile birlikte ortaya çıkmaya başlayan gayrimüslimlerin askere alınma fikri ve bu fikir sonucu ortaya çıkan bedel-i askeri ile başlayan serüvenin aslında erken dönemlerde de farklı şekilde uygulandığını kaynaklarıyla ortaya koyan ve bize farklı bir açıdan da konuya bakmamızı sağlıyor. Arşivlerden yararlanılarak dipnotlarıyla beraber öncelikle gayrimüslimlerin erken dönemdeki askeri rolünü işliyor.
UFUK GÜLSOY tarafından neşredilen bu kitap, Gayrimüslimlerin askerlik ile olan ilişkilerini, detaylarıyla gözler önüne sermektedir. Üç bölümden oluşan kitapta, I. Bölümde 1835-1856 Dönemindeki Gayri Müslimlerin Askerlik Macerası, II. Bölümde Bedel-i Askeri Vergisi, III. Bölümde ise 1856’dan 1909’a Gayrimüslimlerin Askerlikleriyle İlgili Gelişmeler başlığıyla birçok husus ele alınmıştır. Önsöz ve Giriş kısımlarında erken dönemdeki Hıristiyan sipahilerle aslında gayrimüslimlerin askerlik yaptığını bağdaşlaştırarak bizi kitabın içeriğine hazırlıyor. Bu kısımda ele alınan konular İslamiyet’in hamiliği üstlenen bir devletin İslami Hukuk ile birlikte gayrimüslimlere uygulamalarını, özellikle askerlik hususu ile ilgili olanlarını aktarıyor. Bölümlerden sonra ise Sonuç ve Ekler kısmı ile kitap bir bütüne ulaşırken, 229. Sayfadan sonra dönemin fotoğraf, karikatür ve çizimleri ile bizleri o tarihlere daha da yaklaştırıyor.
Kitabın dili sade ve anlaşılır şekilde hazırlanmış, öncesi yapılan çalışmalara da değinerek bu çalışmaların bir bütününü oluşturduğunu rahatça ifade etmek gerekir. Öncesinde yapılan araştırma, makale ve kitaplarda bu denli bir bütünü ele alış olmadığını ve bu sebeple bu çalışmasını olabildiğince genel olarak hazırladığını yazar kendi de ifade etmiştir. Dipnot sayısı ve yararlanılan kaynaklar, eserler bakımından da akademik manada başarılı olduğu ifade edilebilir. Bir Tarihçi olan Ufuk GÜLSOY, temel olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivinden yararlandığını ifade etmiş ve meslektaşlarının da yapmış olduğu çalışmalardan yararlanarak Osmanlıdaki bir olaya genel bir çerçeve çizmeye çalışarak bu eseri ortaya çıkartmıştır. Özellikle askeri tarih, hukuk tarihi ve gayrimüslimler üzerine yapılan çalışmalarda faydalanılması gereken bir kitap olarak bu konulara ilgililere gönül rahatlığı ile tavsiye edilebilir.
ÖZET
Giriş kısmını İslamiyet’in bir devlet içerisinde yaşayan gayrimüslimlerin askere alınması veya alınmadığında onlardan talep edilecekler ile başlıyor. Hz. Peygamber ve Hülefa-yi Raşidin döneminde gayrimüslimlerin zaruri durumlarda askere yazıldığını ve savaşlarda bu kimselerden faydalanıldığı bilgisi verilmektedir. Hz. Peygamber’in hendek gazvesinde şehri savunmak için gayrimüslimler ile bir anlaşma yaptığı ve buna uymayanları da cezalandırıldığı bilinmektedir. Bu ve bunun gibi zaruri durumlarda hem İslam devleti hem de sonrasında İslamiyet’in hamiliğini üstlenen devletler gayrimüslimleri bu şekilde askere almışlardır. Ancak genel uygulama bu şekilde değildir, Müslümanlar kendilerine ait devletlerini en iyi şekilde kendilerinin savunduklarına inandıkları için genellikle askeriyenin ekseriyetini karşılamışlardır. Ve Müslümanların askere gitme zorunluluğu ile gayrimüslimlerin askere alınmamasına ilişkin kendilerinden cizye vergisi talep edilmiştir.
Osmanlının erken dönemleri için gayrimüslim askerler hatta komutanlarda söz konusudur. Özellikle balkan coğrafyasında Hırvat sipahi ve sipahi beyleri Hıristiyan bir tebaa olarak askerlik vazifesini fazlasıyla yerine getirmiştir. Bunun yanı sıra kalelerde, muhkem yerlerin savunmasında da kullanılmışlardır. Özellikle belli meziyetleri olan gayrimüslimler Osmanlı Devletine iyi hizmetlerde bulunmuşlardır. Tüfek kullanmayı iyi bilenler kalelerin garnizonlarına, gemi tamiratı ile ilgili marangozluk becerisine sahip olanlar tersanelerde görev almışlardır.
Giriş bölümü, 1835-1839 tarihine kadar devletin içinde görev alan gayrimüslimleri özetler niteliktedir. O tarihlerde ise bahriyede oluşan asker boşluğunu doldurmak için Babıâli tarafından Hıristiyan tebaanda asker alınacağı açıklanmış ve böylelikle de kitabımız I. Bölümüne giriş yapmıştır. Bu bölümün girişinde yunan isyanı ile Rumların Osmanlı devlet kademesinden el çektirilerek yerlerine farklı bir gayrimüslim tebaadan olan Ermenilerin getirildiğinden bahsedilmektedir. Seçilecek bahriyelilerin Ermenilerin sık yaşadığı coğrafyalardan toplanacağı bu konudaki yargıları destekler niteliktedir.
İlk planlamada 1500 gayrimüslimin bahriyeli olarak askere alınması kararlaştırılmıştı, beş yıl boyunca Müslümanlar gibi askere alınacak ve bu süre içerisinde de kendilerinde cizye talep edilmeyecekti. Ancak bu olay bahsedildiği kadar kolay bir şekilde olmamış, askere alma işlemleri sırasında sınır dışına kaçanlar, dağa çıkanlar, kolluk kuvvetleri ile çatışanlar olmuştur. Bu ve bunun gibi olaylar sebebiyle genel bir hoşnutsuzluk ve panik havası kısa sürede hakim duruma gelmişti. Yaşanan zorluklar neticesinde dönemin şeyhülislamından fetva alınarak Hıristiyanların askerliğinde bir sakınca olmadığına karar verilmiştir. Tanzimat fermanına kadar birkaç deneme ile neticelenen bu durum fermanda “muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin fariza-i zimmetidir.”şeklinde ele alınmıştır. Hıristiyan ahalinin de 4 veya 5 yıllık zorunlu askere alınması, sadece Müslümanların üzerine çökmüş olan bu zorluğu hafifletir durumdaydı. Yıllardır devletin hakim kesimi olan Müslümanların askerliği daha çok üstlenmesi aslında uzun süren savaşları ve nüfuslarının azalmasını sağlıyordu. Askere gitmeyerek vergi veren gayrimüslim tebaa ise nüfus olarak çoğalıyor ve ticaret, esnaflık, çiftçilik alanlarında kendilerini geliştirerek daha iyi yerlere geliyordu.
Hıristiyan tebaanın askere alınması fikri aslında Müslümanları ikiye bölmüştü. Bir kesim yıllardır devlete hakim olan ve sahip çıkanların Müslümanlar olduğunu ve devleti savunmayı da gayrimüslimlerin yapamayacağını düşünüyor, alınan bu kararlar neticesinde devletteki hakimiyetlerini yitireceklerini düşünüyorlardı. Diğer kesim ise yıllardır nüfuslarını azaltan ve sadece bir kesim tarafından yapılan askerliğin artık daha adil olarak Hıristiyanlar tarafından da yapılacağını, omuzlarındaki bir yükten kurtulmak olarak görüyorlardı. Hıristiyanlar bu karardan sonra öncelikle denizlerde göreve çağırılacaktı. 1845’te gerçekleşen bu alımda yine sayımdan ve askere almadan kaçışlar söz konusu olmuştu. Hatta kolluk kuvvetleri zor kullanarak aldıkları Hıristiyanların bir kısmını yolda firarlardan dolayı kaybediyorlardı. Bu durum karşısında öngörülenden daha az sayıda da olsa askere alınanlar gemilerde göreve başlamışlardı, ancak kendilerine ait ibadetleri yerine getirememeleri büyük bir sorun olmuştu. Sırf bu sebep için gemiye papaz tayin edilmesi dahi Babıâli ye sunulmuş ancak kabul edilmemişti. Denizlerde istenilen başarıya ulaşılamamasına karşın bu seferde Hıristiyanların karada istihdamı teklif ediliyordu. Meclisi Vükela’da görüşülen bu konu ilk görüşmede karara bağlanamadı bir kesim gayrimüslimlerin Müslüman taburların içerisine dağıtılmasını bir kesim ile sadece gayrimüslimlerden oluşan taburlar kurulmasını savunuyordu. Ancak yinede gayrimüslimlerin askerliğe zamanla ısındırılmasını planlayan Babıâli, teşvik için cizye muafiyeti ve bedel-i şahsiyi kullanabileceklerini ilan etmişti. Bedeli şahsiye göre bazı gayrimüslimler kendileri yerine başka bir gayrimüslimi askere gönderebilecekti.
1853-1856 Yıllarında patlak veren Kırım harbi Osmanlının asker ihtiyacını daha da arttırmıştı. Bu savaş sebebiyle Mısırdan bile redif birlikleri göreve çağrılmıştı. Ancak yinede Hıristiyan halk askere alımlarda sorunlar çıkartıyordu. Babıâli için zaruri ve acil hale gelen bu asker ihtiyacı için Osmanlı tarihi açısından önemli bir karar alınarak Avrupalı elçilere bildirilmek üzere cizyenin kaldırılacağı ve Hıristiyanlarında Müslümanlar gibi askere zorunlu olarak alınacağı duyuruldu. Tanzimat fermanı ile tüm ahalinin eşit olduğu vurgusu yapılmış ve askeri alanda da bu uygulamalar doğru görülmeliydi. 1856 Yılında ilan edilen Islahat fermanı ile de tanzimata göre daha baskın olan eşitlik vurgusu bu konuda önem taşımaktaydı. Bu fermanla birlikte bir kesim ilan edildiği günü matem günü ilan etmiş ve yıllardır atalarının kanları ile kazanılan toprakların yönetiminin hâkimiyetini kaybettiklerini düşünmektedir.
Birinci bölüm bu şekilde son bulurken ikinci bölüm bedeli askeri vergisinin kabulü ile başlamaktadır. Bedeli askeri vergisi 1856 Haziran ayında Meclis-i Tanzimat’da görüşülerek kabul edilen, gayrimüslim halktan her yıl alınacak vergidir. Mecliste bu vergi için asker sayısının tespit edilmesi ve bedelli askerlik uygulaması konuları geniş şekilde görüşüldü. Yapılan incelemeler niyahetinde o yıl için daha önce yapılan sayımlardaki 4,500,000 küsür olan Müslüman erkek nüfusu ve 2,800,000 Gayrimüslim erkek nufüsü rakamları baz alınarak vergi hesaplaması yapıldı. Barış zamanındaki asker sayısı ve bunların sabit kalması için her dönem askere 50,000 kişinin alınması gerektiğinde bu sayıda Müslüman ve gayrimüslim halkın nüfus oranına göre hesap edilerek alınacaktı. Yani 33,334 Müslüman erkek ve 16,666 Gayrimüslim erkek her dönem silah altına alınmalıydı.
Bedel-i askeri ve iane-i askeriye vergisi ile beraber cizye vergisi de Osmanlı devletinde son bulmuş oluyordu. 1272 Muharrem’inde son cizye alınarak bu vergi de tarihe karışmış oldu. Bu bölümde genel olarak yeni verginin nasıl tahsil edileceği matematiksek olarak uzun uzadıya anlatılmıştır. Ve verginin nasıl tahsil edileceğinden de bahsedilmiştir. Esasen bu bölümde en dikkat çekici hususlardan biri Osmanlı devletinin oldukça geniş sınırları kapsaması ve kendi içerisinde vergi toplamanın dahi belli zorluklarının olmasıdır. Nakdi şekilde toplanan her vergi için devlet belli masraflar yapmak zorundadır. Yine devletin coğrafi olarak genişliği nüfus sayımını da zorlaştırmış, vergi hesaplamaları yapan meclisler rakamları yuvarlak hesap almak zorunda almış, hatta belli indirimlerde bile bulunmuşlardır.
Üçüncü bölüm 1856-1909 Dönemindeki gelişmeler başlığı ile başlamakta ve aslında birçok açıdan birçok fikrin bulunduğu bu büyük değişimin bir türlü gerçekleşemediğini bize anlatmaktadır. Zira zaruri haller dışında daha önce devlete muvazzaf asker olarak hizmet etmemiş gayrimüslimlerin askere alınması konusu fikir ayrılıkları ile doluydu. 1855 Yılından başlayan meclis görüşmelerini bir türlü alınamayan kararlar, padişah değişiklikleri, sadrazam değişiklikleri de etkilemiş, meclislerde askere alma kabul edilse bile uygulanmamıştı. Bu bölümde Ahmet Cevdet Paşa’nın, dönemin sadrazamlarının, genç Osmanlıların bu konu hakkındaki fikirleri detaylıca ele alınmıştır. Hatta zor zahmet açılan meclis-i mebusan da dahi bu husus görüşülmüştür.
Bu yıllarda patlak veren 93 harbinde ise yine zaruri bir durum oluşmuş ve gayrimüslimlerin dini liderlerinin de destekleriyle kurulan geçici ordulara Hıristiyan Yahudi ve Ermeniler de katılmıştır. Bunun bir fırsat ve gayrimüslim tebaanın askere alıştırılabileceği yönündeki değerlendirmeleri dönemin sultanı II. Abdülhamit de onaylamış ve 5 gayrimüslimi yaveri yapmıştır. Yine de 93 harbinin bitmesiyle dağılan geçici askeri birlikler sonucunda konu alınan gayrimüslimlerin askere alınması, gerek nasıl ve nereden toplanacağı, Müslümanlar ile birlikte mi yoksa ayrı birlikler ve bölükler halinde mi olacakları, kendi içlerindeki mezhep farklılıklarından doğacak çatışmaların çözülmesi, her dini gruba dini liderin atanması gibi oldukça meşakkatli hususlar sebebiyle muvazzaf asker olarak orduya alınmaları gerçekleşmemiştir.
Anadolu ve Rumeli ıslahatları adı altında batılı devletlerin dayatmaları ile 1895 yılında Jandarma alaylarına gayrimüslimler alınacaktı. Ancak bu alımlar yine gayrimüslim tebaanın isteksizliği ve koşulların ağırlığı sebebiyle sayıca az olmuştur.
1909 Yılına gelindiğinde II.Meşrutiyetle beraber yöneticilerin çoğunun fikriyle gayrimüslimlerin eşitlik ilkesine uygun şekilde Müslümanlar gibi askere alınması kararlaştırılmıştı. Siyasi partilerin ve Müslüman halkın da kamu oyu desteği ile konu Meclis-i Mebusan’da görüşülecek akabinde 1856’dan bu yana alınan askerlik bedeli de son bulacak, gayrimüslimler askere alınacaktı. Babıali tarafından hazırlanan “Ahz-ı Asker” kanun teklifi ile meclise sunulan layıha belli görüşmeler ve tartışmalar neticesinde Temmuz 1909’da kabul edildi. Bu yasa ile bedeli askeri vergisi ilga edilmişti. Rumi 1325 yılı mecburi askerlik uygulamasının ilk yılı olmuştu. İncelenilen belgelere göre daha önce teklif edilen gayrimüslimlerin ayrı taburlar kurularak orduda istihdamı söz konusu olmayıp Müslümanlar ile karışık şekilde orduda yer bulmuşlardı. Askere alma işlemleri kimi yerde aynı zorluklar kaçma ve saklanmalar ile geçiyor kimi yerde ise gönüllülükle gerçekleşiyordu. Özellikle İstanbul’da Topkapı Sarayında kurulan asker çadırları ile kura işlemleri halk tarafından coşkuyla karşılanmış bir elinde ay yıldızlı sancak diğer elinde taç işaretli sancaklar ile yürüyüşler düzenlenmişti. Kitapta gayrimüslimlerin ruhani liderlerinin fikirleri görüşleri ve hatta konuşmalarına detaylıca değinilmiş, görüşleri okura sunulmuştur.
Artık Müslümanlar gibi muvazzaf asker olarak görev yapan gayrimüslimler birçok savaşa da katılmışlardı ancak Balkan Harbi gibi hezimetle sonuçlanan savaşlar ve ihanetler neticesinde
I. Cihan Harbinde özellikle geri kuvvette, amele taburlarında, yol ve cephe kazma işlerinde kullanılmışlardır. Savaşlarda kendi askerlerini vurma gibi acemice hareketlere kapıldıkları da yine bu bölümde okuduklarımız arasındadır. Savaşlarda kaçma ve bozgun sebebi olan gayrimüslimler kadar cephe savaşlarını kazananları da olduğunu unutmamak gereklidir.
1909’dan 1918’e kadar gayrimüslimlerin muvazzaf askerliği sürmüş, 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi’nin ardından İtilaf devletlerinin isteği üzerine Osmanlı Hükümeti Rum, Yahudi ve Ermenileri silah altına davet etmeme kararı almış, ordudakilerde hemen terhis edilip süresiz izinli sayılmıştır. Böylece gayrimüslimlerinde Osmanlı Ordusundaki mükellefiyetleri fiilen ortadan kalkmış oluyordu.
DEĞERLENDİRME
Osmanlı Devleti asker ihtiyacını karşılamak amacıyla 17. yüzyıldan itibaren gayrimüslimlerin askere alınmasına başlamış hatta 1835’de alınan bir kararla ilk defa donanmada; özellikle de kürekçi olan neferatların sayısı fazlaydı fakat firar etme ihtimalleri de düşünülüyordu. Bir başka gelişme ise 1846 yılında kabul edilen kur’a usulü ve Müslümanlar gibi gayrimüslimlerin de askerliği bedel-i şahsi olarak yapabilme kararıdır. Yazara göre 1847’deki askerlik tartışmalarının önemli yönü de artık Hıristiyanların da Müslümanlar gibi muvazzaf asker olarak Osmanlı ordusunda yer almasıdır. Savaşlarda azalan Müslüman nüfusu sorununu çözmek için Babıali’de yapılan konuşmalar sonucunda 1848’de Osmanlı devleti asker alımına karar verse de siyasi belirsizlikler yüzünden vazgeçmiş, fakat 1851’deki kararıyla 600 Hıristiyan’ın kur’a ile askere alınacağı duyurulmuştur. Gayrimüslimlerin bu karara tepkileri ise tahmin ettiğimiz üzere şu şekildedir; Yüzlerce gayrimüslim Rumeli’de tepki göstermiş ve çoğu da Mora’ya kaçmıştır, sonuç olarak da çok az asker toplanabilmiştir. Ardından zorla askere alma girişimlerinde bulunulsa da fayda etmemiştir. Bu sebeple de Osmanlı son çare olarak,14 Mayıs 1855’te verdiği kararla bir kısım gayrimüslimi askere alacaktı fakat celbedilmeyenler ise “bedel-i askeri” denilen vergiyi ödeyecekti. Osmanlı hükümeti bu sefer de asker sorununu çözememiş ve yine Rumeli’de askerden kaçanlar olmuştur.Ve nihayet yeni bir karara varılarak meclis “bedel-i askeri” kanununu uygun görmüş ve uygulama yoluna girmiştir. Hıristiyanlar kendilerinden alınan 28 kuruşluk “bedel-i askeri” vergisiyle rahat şekilde yaşarken ve nüfusları artarken ne yazık ki Müslüman nüfus askerde zorluklar yaşamış ve sayısı azalmıştır. Yazar; İngiliz konsolosu Blunt’un da bu görüşte olduğunu belirtmiş ve ona ait bir rapora yer vermiştir. Aynı şekilde Trabzon konsolosu Palgrave’nin de tespitinin bu yönde olduğunu nüfus sorunu ile ilgili yazdığı raporda görmekteyiz. Yazar, gayrimüslimlerin askere alınmamasının başka sebeplerini ise şu şekilde açıklamıştır; Gayrimüslimlerin çoğu askerlikten kaçmakta,onlara orduda güvenilmemekte ve “bedel-askeri” vergisi Osmanlı için önem arz etmektedir. Aynı zamanda zorla askere alım yapılması sonucunda Batılı devletlerin tepkileri de hesaba katılıyordu. Meşruiyetin ilanı ile askerlik meselesi hakkında görüşler değiştiğini görüyoruz ve askerliğin farklı din ve ırktan toplumların kaynaşması adına önem kazandığını görüyoruz. Bunun sonucunda Bâbıâli 1909’da “bedel-askeri” vergisini kaldırarak gayrimüslimlerin tekrar askere alınmasında karar kılmıştır. Gayrimüslimlerden çoğu yine aynı şekillerde tepkiler gösterip kaçmış, bu sefer de bazı bölgelerden asker alınmamıştır. Sonuca bağlayacak olursak;1910’da başlayan gayrimüslimlerin muvazzaf ve redif olarak askere alınması 1918’e kadar devam etmiş, Balkan Harbi ve 1.Dünya Savaşında görevlendirilmişlerdir fakat tabi firar etmeleri kaçınılmaz olmuştur. 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile zorunlu askerlikleri tamamen bitmiş, 1919’da İtilâf devletlerince alınan kararla da Osmanlı ordusunda bulunan tüm gayrimüslim askerler terhis edilmiştir.
Umut ER
Sakarya Üniversitesi
2020
