İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Türkiye’de Siyasal Süreçlerin Toplumsal Değişime Etkileri Değerlendirme Metni

Mahmut Hakkı Akın & Öner Buçukçu, “Türkiye’de Siyasal Süreçlerin Toplumsal Değişime Etkileri” 
Türkiye’de Toplumsal Yapı ve Değişim, Ed. Lütfi Sunar, Ankara: Nobel Yayınları,2019,ss.93-136

Toplumların değişim yapılarını ele aldığımızda çok net doğrultuda görmekteyiz ki; siyaset faktörü bu bağlamdaki değişimin ana temasını oluşturmaktadır. Lakin zaman içerisinde siyaset de bu değişimin ana unsuru olmasına rağmen birçok anlamda değişip, gelişmiştir. Tabi bunun gelişim mi? Yoksa gerilik mi? olduğu toplumlar arasında farklı bakış açıları ile yorumlanıp, analizler doğrultusunda açıklanmaktadır.

Siyaseti toplumsal değişimin unsuru olarak inceleyecek olduğumuzda; bu farklılaşma konusunda toplumsal değişimi sağlayan diğer faktörlerden ayrı olarak incelememiz gerekmektedir. Çünkü siyaset toplumsal bir kurumdur ve bu bağlamda değişim sürecini ele aldığımızda öncelikle topluma uygulanan siyasal yapı üzerinde bir değişiklik yapıp daha sonrasında o değişimi topluma empoze ettikleri sürece bir ilerleme oluşacaktır.

Herkesin aklına toplumların değişimi ve gelişimi için ilk gelen faktörler; ekonomik, sosyal ve kültürel çevredeki faktörlerdir. Evet bana göre de bu faktörler ilerleme ve değişim açısından çeşitli unsurları barındırmaktadır lakin okuduğum çeşitli makaleler ve yazılar çerçevesinde görmekteyim ki bu sayılan faktörler değişim açısından “alt faktörleri” oluşturmaktadır. Değişimin ana unsuru; ”siyasal faktör” mekanizmasıdır. Bu bağlamda da görüyoruz ki yıllar itibari ile değişimi ve gelişimi sağlayan en önemli unsuru bürokrasi oluşturmaktadır. Toplumsal değişimi sağlayan kesim aslında direkt olarak devleti için çalışıp, her türlü siyasal zeminde hareket gösteren “memur” kesimidir. Bu kesim her zaman bireylere devletin öncelik gösterilmesi gereken bir yapı olduğunu anlatmaya çalışmaktadır.

Aslında Türkiye’deki toplumsal yapıdaki değişimi anlamanın en güzel yolu siyasal ve toplumsal yapının dönemler itibari ile değişimini anlamakla mümkündür.

Öncelikle Osmanlı Devleti’nin son dönemini ele alacak olduğumuzda; en önemli unsurun Batı ülkelerine kendi siyasal yapılarını sürekli olarak devam ettirmek yönündeki istekleri yönünde olduğu görülmektedir. Bu tarzda bir tarihsel sürecin sonucunda “Ulus Devleti” ortaya çıkmıştır. Bu süreçte değişimi sağlayan başlıca unsurun halk değil de devletin olduğu net bir şekilde görülmektedir. Tanzimat döneminde devlet, bürokrasiyi geliştirme çalışmaları yapmıştır, çünkü başta da dediğimiz gibi bürokrasi unsuru toplum yapısındaki değişim açısından ana unsuru teşkil etmektedir. Bu dönemdeki en akılda kalıcı gelişme ise Gayrimüslimlere vatandaşlık verilip, her türlü haklardan onların da yararlanmasıdır. Yalnız bu tarz yenilikler bu dönemde anılsa da asıl ilerlemeler 20. yy’ın ikinci yarısında olmuştur. Fikirde ve zihniyette ulus devletinin inşası bu dönemlerde yaşayan bireylerde görülmüştür. Bu süreç Türkiye’de ekonomik, sosyal ve kültürel bağlamdaki ilerleme ve modernleşmelerin görüldüğü bir süreçtir. Bilinir ki bu sürecin oluşumuna katkı sağlayan insanlar çoğunlukla İttihat Ve Terakki Cemiyeti’nde birleşmişlerdir. Burada fikir ve zihniyet olarak oldukça farklı insanların olduğu ve birbirleriyle bu doğrultuda çalışmalar yaptıkları görülmektedir. Nitekim Balkan Savaşları sırasında İttihat Ve Terakki komitacı kadrosunun var olan hükümeti basması ve yönetime el koymasıyla olağanüstü şartlar ilan edilmiştir. Balkan Savaşları ile başlayan Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı ile devam eden olağanüstü hal dönemi Cumhuriyetin ilan edilme sürecine kadar sürmüştür.

Cumhuriyetin kurulması, olağanüstü hali son buldurmak için değil, Türkiye’nin modernleşmesine olağanüstü bir etken kazandırmak olarak kabul edilmektedir.1923 yılında 1946 yılına kadar tek partili bir dönem hüküm sürmüştür ve 1946’dan sonra Demokrat Parti’nin de siyasete katılmasıyla birlikte farklı siyaset boyutlarıyla karşılaşan toplumda elbette birçok anlamda değişme kaydedilmiştir. Böylece tek partili yaşamdan, çok partili yaşama geçen toplum pek çok boyutta değişim kazanmıştır. Türkiye; dış siyaset açısından 2.Dünya Savaşı bitiminden sonra ABD ve savaştan galip gelen ülkelerin tarafında yer almıştır. Bu yapısal süreç, Türkiye’nin iç siyaset yapısında da önemli değişikliklerin görülmesine büyük yönde etki etmiştir.

1946-1950 dönemlerinde ülke içinde yapılan ara seçimlere; seçimlerde uygulanan yöntemlerin adil olmaması gerekçesiyle DP katılmamıştır. 1946’da “açık oy” ve 1950’de yapılan seçimlerde ise “kapalı oy” yöntemi kullanılmıştır. İkinci kullanılan yöntemin ülkenin demokratikleşme sürecini olumlu yönde etkilediği kanısına varmaktayım. Ayrıca açık oy sisteminin ise ülke adına anti-demokrat bir düşünce yaratmış olduğunu açıkça söylemek faydalı olacaktır. Benim düşünceme göre açık bir şekilde yapılan oy sistemi; kesinlikle oy kullanan vatandaşların kendi iradelerini kullanarak yaptığı bir oy sistemini oluşturmamaktadır. Sonuçta o Hükümet altında çalışan birçok memurun bile karşıt görüşte siyasi partiye oy vermesi onu işinden edebilir, böylece açık oy sistemi gayriresmi bir seçim sonucunu yansıtmakta olup, ülke adına olumlu perspektif yaratmamaktadır.
1950-1960 yıllarında üç genel seçim gerçekleştirilmiştir ve bu bağlamda 3 seçimi de DP, özellikle 1954’de ezici bir oy farkı ile kazanmıştır. Lakin daha sonra Truman Doktrini ve Marshall Yardımları’nın bizim ülkemizin aleyhine etki ettiği anlaşıldığında 1957’de DP Hükümeti ciddi anlamda bir oy kaybına uğramış olsa da yine CHP karşısında iktidarlığı elden bırakmamıştır. Lakin 1960 askeri darbesiyle birlikte özellikle 1960-1971 yılları arasında yoğun olarak siyasi ve ekonomik anlamda birçok toplumsal değişme yaşanmıştır. Ve bu değişmelerin toplum üzerinde birçok olumsuz etkisi görülmüştür.

1960-1980 yılları arasında birçok darbe girişimi gerçekleşmiş ve buna paralel olarak birçok yeni parti kurulmuştur. Her partinin kendi düşünce yapısı olmuş ve toplumlar da kendi düşünceleri çerçevesinde bu partilere bölünmüştür. Böylece “sağ ve sol” ayrımı yaşanmaya başlamıştır. Bu çerçevede çeşitli toplumsal dinamikler ortaya çıkmıştır ve bu dinamikler siyasal yaşamın ana temasını oluşturmuştur. Bu dönemlerde toplumlarda yaşanan sosyal olaylar da bu ana tema üzerinden şekillenmiştir. Aslında bu 20 yıllık süreçte Türkiye’de siyaset, ekonomiyi çok büyük yönde etkilemiş olup, toplumsal ilerlemenin önünde büyük bir rampa oluşturmuştur. Ta ki benim de ilk liberalleşme politikalarının başlangıcı olarak gördüğüm ; 24 Ocak 1980’ de Turgut Özal’ın oluşturduğu kararlar doğrultusunda Türkiye ekonomik, siyasal ve sosyal olarak büyük çaplı yeniliklere ve ilerlemelere doğru adım atmıştır. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de Türkiye’de ne zaman ekonomik, siyasi ve askeri yönde ilerleme görülse birtakım içsel güçler tarafından sindirilemeyip çeşitli yollardan bu ilerlemelerin önüne geçiyorlar. Ve bunu yaparken de izledikleri yol ne yazık ki çoğu zaman darbe girişimi olmaktadır. Yine bu dönemde de Kenan Evren öncülüğünde askeri darbe yapıldı ve bir anda gelişen ekonomi tekrardan eski haline döndü. Daha sonrasında günümüzde de uyguladığımız 1982 yılında yapılan anayasa ile birlikte toplumda hukuki düzenlemelere gidildi. En fazla düzenleme; insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve laiklik üzerinde önlemler alınıp en uygun şekilde izlendi ki gayet iyi bir anayasa teşkil ettiğini halen günümüzde uygulanır olduğundan görmekteyiz. Ak Parti Hükümeti döneminde 12 eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla birlikte halkın da isteğiyle anayasamızda bazı değişikliklere gidilmiştir. Ve bundan en fazla yararlanan günümüzde darbeci olarak bilinen Fethullah Gülen Cemaati’dir. Genel olarak bakarsak Osmanlı’dan günümüze kadar Türkiye birçok siyasi ve askeri devrimden geçmiştir. Bu devrimler sonucunda toplumların da düşünce yapısında çeşitlenmeler yaşanmıştır. Hatta Bürokratların ve siyasi aktörlerin bile kendilerinin bağlı bulundukları düşünce yapısındaki partilerden, karşı tutumda olan partilere geçtikleri ve eskiden bulundukları parti adına birçok zıt yönlü çalışmalarda bulundukları görülmüştür. Türkiye’deki siyasetin çok fonksiyonlu ve çok karmaşık olduğu kanaatinde olsam da ekonomik, askeri, sosyal ve kültürel yönlü olarak ilerlememizin ana faktörü olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bir ekonomist ve sosyoloji uzmanı olarak; siyaset ve ekonominin ayrı düşünülemeyeceği kanaati ile; toplumsal değişmenin ve ilerlemenin de siyaset olmadan kesinlikle olumlu anlamda bir yol izleyemeyeceği görüşünde bulunmaktayım.

Uzm.Sosyolog (Sos.YL-2020)
Elif Aydemir*

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir